10.09.1912
Bir insan soğuktan ölebilir miydi? Bilmiyorum. Son birkaç haftadır bunu düşünüyorum. Öyle anlar oluyor ki insan, bedeninde hiçbir yerin ısınmadığını hissediyor. Rüzgar, sanki bir bıçak gibi ciğerlerine saplanıyor ve her nefes alışta artan bir acıyla karşılaşıyorsun. Ellerim ve parmaklarım hissizleşiyor; her hareketimde vücudumun yeni bir bölgesinin donduğunu sanıyorum. Bazen o kadar uyuşuyorum ki, hipotermi geçirip ölen bir vücutta yaşayan bir ceset gibi hissettiğim oluyor. Soğuk yalnızca dışımı değil, içimi de sarıyor; beni boğuyor. Bu soğukluk, bedenimi olduğu kadar ruhumu da sarhoş ediyor. Beş aydır böyle yaşıyorum.
Yurttan atılmamın üzerinden tam beş ay geçmişti. Bahar ve yaz ayları düşündüğüm kadar zorluk çıkarmamıştı. Haziran ve Ağustos'un kavurucu sıcağı bile bir şekilde katlanılabilir bir durumdu. Ancak işler Eylül ayına gelince değişti. Cebimde tek kuruş yoktu; kalacak bir yerim de. Öyle çaresizdim ki, dünya sanki beni süründürmek için bütün gücünü kullanıyordu. İş başvuruları yapıyor, her seferinde o alelade cevabı alıyordum: "Red." Ailem, çevrem, dostlarım, sevgilim... Hiçbir şeyim yoktu. Her şeyimi zamanla kaybetmiştim. Aslına bakarsanız, hiçbir zaman gerçek bir ailem bile olmamıştı. Küçük yaşta evlatlık verilmiştim. Bunu anlamazdım; yurtta, diğer terk edilmiş çocuklarla birlikte yaşamanın normal olduğunu düşünürdüm. Ama büyüdükçe gerçekler yavaş yavaş yüzüme çarptı. Hayat, her zaman ki gibi acımasızlığını göstermişti.
Kendimi her geçen gün umudumu yitirirken buluyordum. İlk zamanlar içimde küçücük de olsa bir umut vardı. Kendime hep "Bu günler geçecek. Eninde sonunda daha iyi günlere kavuşacaksın," deyip duruyordum. Ama hayat düşündüğüm kadar müşfik değilmiş. İnsan umudunu yitirmeye başladığında kendini dipsiz bir kuyunun içinde buluyor. Ne kadar çırpınırsam o kuyu o kadar derinleşiyordu sanki. Aslına bakarsanız bir zamanlar hayal kurabilen biriydim. Hayatın anlamını biliyor; hatta o anlamı yaşıyordum. En ufak şeylerden bile mutlu olan biriydim... Peki ya şimdi? Ne benim için hayatın bir anlamı kalmış ne de küçük şeylerden mutluluk duyabiliyordum artık. Hepsi bir zamanlar rahiyalar saçan bir çiçek misali solup gitmişti. Aile... Hep hayalini kurduğum ama asla sahip olamadığım bir şey. Küçüklüğümden beri o kelime benim için yalnızca bir terimden ibaretti. Annem ya da babam dediğim birini hiç tanımadım. Bana bir isim vermişler, bir de kısa süreliğine bir yuva... Gerisi önemsizdi. Ama zaman geçtikçe kabullenmek zorunda kaldım. Kabullendim derken yanlış anlamayın beni; bu, tam anlamıyla bir kabulleniş değildi. Daha çok insanın uzun süre acı çekip sonunda o acıya alışmaya başlaması gibi bir şey. Çektiğim acı ne azaldı ne de tamamen yok oldu. Sadece o acıyla birlikte yaşamayı öğrendim.
Düşüncelerimi bölen şey yüzümde hissettiğim bir ıslaklık oldu. Ağlıyor muydum? Hayır ağlamıyordum. Yağmur yağıyordu. Ve her geçen saniye daha da şiddetleniyordu. Yağmur hızlandıkça sokakta tek tük olan insanlar da adımlarını hızlandırıyordu. Ellerinde şemsiyeler ya da başlarının üzerinde tutturulmuş çantalarla aceleyle yürüyorlardı. Her biri sanki bir yere yetişmek için yarışıyordu. Islanmaktan bu dondurucu soğukta kalmaktan kaçıyorlardı. Ne de olsa vardıkları yerde onları bekleyen sıcak bir çay, aile yemekleri ya da dört duvar arasında huzurlu bir akşam vardı. Dikkatle onları inceliyordum. Lakin kimse beni görmemişti. Belki fark etmemişlerdi, belki de fark etmek istememişlerdi. Ne de olsa onların gözünde ben yalnızca evsiz, beş parasız, fakir biriydim. Belki de onlardan birkaç kuruş isteyeceğimi düşündüler. Haklı olabilirlerdi. Bütün bunları düşünürken ileride böyle bir hayat sürebileceğimi hayal ettim. Amma aptalmışım. Benim gibi bir insanın "normal" sayılabilecek bir hayat sürmesi mümkün müydü? Yine de bir yanım hep böyle bir hayatın özlemini çekecekti. Sahi, böyle bir şey istediğim için yüzsüz mü oluyordum? Ya da çok mu şey istiyordum? Bilmiyorum. Bir yandan bu düşüncelerle boğuşurken bir yandan da hızlanan yağmurdan kaçmaya çalışıyordum. Battaniyeme sarıldığım bankta doğruldum. Kalktım. Torbamı alıp, bu soğukta ıslanıp hipotermi geçirerek ölmemek için bir sığınak aramaya başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ne bir tanıdığım vardı, ne bir evim, ne de bir adresim... Yapabileceğim tek şey, güvenli bir yer bulup geceyi sağ salim atlatmaktı.
Bu kuytu köşeye sığınmamın üzerinden bir saat geçmiş olmalıydı. Evet, mutlaka bir saat geçmiştir. Sokak bomboştu. İnsanlar çoktan evlerine, dostlarına, sevdiklerine ulaşmış olmalıydı. Şimdi sıcak duşlarını almış, yemeklerini yemiş, huzurlu bir akşam geçiriyor olmalılar. Ama ben? Soğuk betonların arasında, kaybolmuş bir şekilde duruyordum. Neden? Dünya neden bu kadar acımasızdı? Bu düşüncelerle boğuşmak beni öldürecek gibi oluyor. Kafayı yiyecek gibi oluyorum, belki de yemişimdir. Kim bilir?
Tam bu sırada omzumda bir kuvvet hissettim. Buz gibi bir ürperti tüm bedenime yayıldı. Vücuduma yıldırım düşmüş gibi irkildim. Kimdi bu? Ne istiyordu? Arkamı dönüp ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan, beklenmedik bir şekilde, yüzüme ağır bir yumruk indi. Gözlerim kararmıştı, başım dönmeye başlamıştı. Sanki dünya durmuştu. Ama bu sadece başlangıçtı. Öncekine nazaran çok daha sert bir yumruk yüzüme indi. İlk darbenin etkisiyle zaten dengesini kaybetmiş bedenim bu kez yere çakılmaya hazırdı. Ve olan oldu; düştüm. Yere çarpmanın şiddetiyle bedenimde bir acı belirdi. Gözlüğüm birkaç metre uzağa savruldu. Sokağın sert kaldırımları vücuduma bıçak gibi batıyordu. Her şey bulanıklaşmıştı, dünya giderek daha da silikleşiyordu. Karşımda belirsiz bir figür bir şeyler söylüyordu. Ağzından çıkan kelimeler kulaklarıma ulaşmıyordu. Sesler çok uzaklardan geliyordu. Sanki boğuk bir uğultu gibiydi. Aniden soğuk bir metalin boynuma temas ettiğini hissettim. Bıçak! Keskin, ve kesinlikle ölümcül bir bıçak!
“N-ne istiyorsunuz? Kimsiniz?!”
diye haykırmaya çalıştım ama sesim boğazımda sıkıştı.
“Yalvarırım,”
dedim. Nefesim zorla boğazımdan çıkıyordu.
“Bana zarar verme. Yemin ederim, hiçbir şeyim yok.”
Adam tek bir kelime etmeden sert adımlarla bana yaklaştı. Derin, alaycı bir kahkaha duyuldu.
“Göreceğiz,”
dedi. Sesi korkutucuydu, aynı zamanda insana her şeyi unutturacak kadar soğuktu.
“Neyin varmış, beraber göreceğiz dostum.”
Hiçbir şeyim yoktu. Birkaç kuruşum ve bir muzdan başka. Ama işte o kadar! Bunu bana çok mu görecekti? Gerçekten bu kadar acımasız mı olacaktı?
“Efendim, size söyledim!”
diye yalvardım, sesim titreyerek çıkıyordu.
“Lütfen, yemin ederim... Hiçbir şeyim yok!”
O an, adamın gülümsediğini hissedebiliyordum. Bir anda soğuk bir metal, bıçak, boğazımda daha da derinleşti.
“Kıpırdama,” dedi.
Sesindeki korkutuculuk şimdi her geçen saniye artıyordu.
“Aksi takdirde, bu senin son soygunun olur.”
Ellerimi teslimiyetle kaldırdım. Ne yapabilirdim ki? Hiçbir şey yapmadım, sadece korkuyla bekledim. Yanlış bir hareket yaparsam belki de bu son anım olacaktı. Gözlerimi kapadım. Ellerim havada, hiçbir şey yapmadan, tamamen teslim olmuş bir şekilde kaderimi bekledim. Bir an derin bir sessizlik hâkim oldu. Sonra birden adam bıçağını boğazımdan çekti. Her şey sessizleşti. Sadece adımlarını ve yere dökülen bazı şeylerin çıkardığı sesleri duyuyordum. Torbamı boşaltmıştı. Ben bitmiştim. Birkaç saniye sonra adam, torbanın dibindeki bozuklukları bulmuş olacak ki torbayı yere attı ve uzaklaştı.
Son bir kez dönüp,
“Adios, amigo!” diyerek kayboldu.
O an derin bir nefes aldım, ama sanki içimdeki korku o nefese de işlemiş gibi titrek ve düzensiz çıktı. Adamın sokakta uzaklaşırken çıkardığı adım seslerini hâlâ duyabiliyordum. Kendimi bir boşluğa düşmüş gibi hissettim. Dünya hâlâ bulanıktı, her şey dönüyor gibiydi; ama soyguncuya karşı hayatta kalmayı başarmıştım. Fakat buna gerçekten “hayatta kalmak” denebilir miydi? Aklımdan geçen tek soru “Değdi mi?”ydi. Bir yanda kesintisiz yağan soğuk yağmur, diğer yanda yüzüme inen yumrukların bıraktığı dayanılmaz acı vardı. O acı sanki vücudumun her yerine yayılmış, her hücremi zonklayarak esir almıştı. O an düşündüm: Belki de ölmek, yaşamaktan daha iyi bir seçenekti.
Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes almak istedim ama göğsümde oturan acı veren ve her saniye daha da daralan hisse karşı koyamadım, yapamadım. Bir süre sonra gözlerimi tekrar açtım derin bir nefes almaya çalıştım. Mucizelere asla inanmazdım fakat o an bir mucize gerçekleşmesini bekledim. Yardıma koşan birinin gelip, “Bayım, iyi misiniz? Merak etmeyin, her şey yoluna girecek,” demesini istedim. Ama beklediğim hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey değişmedi. Yalnızlık, soğuk, acı ve gözyaşı...
Yağmur durmaksızın yağıyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir süre sonra toparlanmaya karar verdim. Ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim beni taşımadı. Yavaşça gözlüğümün düştüğü tarafa doğru sürünmeye başladım. Gözlerim hâlâ bulanıktı. Birkaç metre süründükten sonra nihayet buldum. Camı çatlamıştı. Ama ne fark ederdi ki? Görmeyi umduğum her şeyi zamanla kaybetmiştim zaten. Ayağa kalkmaya çalıştım ama vücudum sanki daha ağırdı. Düşmemek için duvarın kenarına kendimi attım. Dizlerimi kendime çektim, ellerimle sardım ve başımı göğsüme yasladım. Bir an, her şeyin son bulacağına inandığım bir alanda, son bir kez rahatlamak istedim.
Sokakta artık yalnızca yağmurun hızlıca düşüşü vardı. Sanki dünyadaki tek sesmiş gibi. Gözlerimi kapattım ve ağlamaya başladım. En son ne zaman ağlamıştım? O kadar uzun zaman olmuştu ki… Gözlerimden süzülen yaşlar sadece içimdeki fiziksel acıyı veya soyulmamı değil, yıllardır biriktirdiğim her kaybı da beraberinde döküyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki de bir dakikadır, belki de bir saat. Saat kaçtı bilmiyordum. Fakat yağmurun esir aldığı şehirde belki de sokaktaki tek kişi bendim.
Gözlerimi tekrar açtım. Tanrı'nın unuttuğu bu ıssız sokakta bir şeyler görmek istedim ama hiçbir şey yoktu. Her şey bıraktığım gibiydi. İkinci kez ayağa kalkarak bu ıssız sokaktan çıkmaya çalıştım. İçimdeki bir dürtü çıkmamı söylüyordu. Her ne olursa olsun, ne kadar acı çekersem çekeyim, bir şekilde çıkmam gerekiyordu. İçimde bir umut vardı, belki de son kalan umut kırıntısıydı. Bir adım attım. Ağrı her adımda biraz daha arttı ama durmadım. Yağmur, vücudumun her köşesine isabet etmeye devam ediyordu. Bir adım daha attım. Gözlerim netleşmeye başlamıştı ama dünyam hâlâ karanlıktı. Yağmurun ıslattığı ellerimle duvarlardan tutarak o terkedilmiş sokaktan çıkmaya çalıştım. Saçlarım yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve sürekli gözlüğüme düşerek görmemi engelliyordu. Her seferinde, her ne kadar kolumu kaldırdığımda sızı vücudumu ele geçirse de, bıkmadan saçlarımı geri atıyordum.
Uzun bir süredir yürüyordum. Adımlarım öncekilerden daha ağır ve daha yavaştı. Her adımım bir taşın altında eziliyormuşum gibi hissettirse de durmadım. Yağmur yağmaya devam ediyordu fakat önemi yoktu. Artık vücudumda ıslanmadık yer kalmamıştı. Her bir kıyafet parçası vücuduma yapışmıştı. Ayakkabılarım su birikintilerinin içinde boğulmuştu fakat o soğuk suyu hissedemiyordum artık.
Birden dikkatimi yolun karşısındaki pano çekti. B-bu gerçek olamazdı! Sendeleye sendeleye yolun karşısına geçtim ve yazıyı daha dikkatli okudum. "GÜVENLİK GÖREVLİSİ ALIMI!"
Büyük puntolarla yazılan başlığın altında "Teknoloji ve Sağlık Bakanlıkları'nın Ortak Projesi Kapsamında Güvenlik Görevlisi Alımı Yapılacaktır" yazıyordu. Yazıyı doğru okuduğuma emin olduktan sonra kan beynime hücum etti. O bıçak gibi saplanan yağmurun sesi aniden kesildi. Sadece o yazı kaldı.
''Güvenlik görevlisi mi? Bakanlıkların ortak projesinde güvenlik görevlisi mi?''
diye mırıldandım.
Bu sözler dilimden dökülürken gülümsememi zorla tutmaya çalışıyordum. İçimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissediyordum. ''Başvuru için herhangi bir kalifiye şartı ARANMAMAKTADIR'' yazısı... Bu cümleyi okurken bütün kelimeler birbirine girmişti. Bakanlıkların ortak projesi için güvenlik görevlisi alımı... Ve bunu yapabilmek için hiçbir özel yetkinlik gerekmiyordu. Sadece bir güvenlik görevlisi olmamızı istiyorlardı. Şansımı denemekten zarar gelmezdi ha? En kötü işe alınmasam bile mülakat paramı verirlerdi. Tüm bunları düşünürken birden bir kahkaha patlattım. O kahkaha sanki bir yerden başlamıştı ve artık benden bağımsız hale gelmişti. Histerik bir kahkaha… Her gülüşümde acı çekiyordum ama durduramıyordum.
Sanki içimde yıllarca biriken her şeyi dışarı atıyordu. Bu kahkaha ne bir neşe ne de bir rahatlama değildi. O sadece içimdeki boşluğu ve acıyı dışarı fırlatan bir çığlıktı. Ellerim sırılsıklam ve kirliydi ama bunlar da umurumda değildi. Gözlerim hâlâ o broşürde takılı kalmıştı. Broşürü hızlıca çekip kopardım. Belki kağıt parçası diyerek geçeceksiniz ama bu kağıt, benim belki de son şansımdı. Broşürü elimde sıktım. "Oxfordshire, Didcot"... Adres orada yazıyordu. Didcot Harwell Bilim ve Yenilik Kampüsü’ne yakın bir yerdi. Yavaşça sendeleyerek yola çıktım. Dizlerim titriyor, ayaklarım yerden kalkmak istemiyordu. Broşürün kenarları yağmurla yumuşayıp erirken elime yapışmaya başlamıştı.
"Güvenlik görevlisi..."
diye fısıldadım kendi kendime.
23Please respect copyright.PENANADUHnz4b2dg
23Please respect copyright.PENANAi41o9LUCN9
Bu bölümde toplamda;
13091 Karakter,
1784 kelime kullanılmıştır.
23Please respect copyright.PENANAor8WjfLhnk
23Please respect copyright.PENANArbClBAfA4h
23Please respect copyright.PENANAhhmuIYfrl0
23Please respect copyright.PENANAiWV8cXBWc9
23Please respect copyright.PENANAbyPwXenkBl
23Please respect copyright.PENANA6yGSzrSPQw
23Please respect copyright.PENANALQsOLtY50i